Faiz Haram mıdır?

Derslerde devlet borçlanmasını anlatırken öyle zorlanıyorum ki... Söz illa dolanıyor ve faizin neden yükselip alçaldığına, faizin nedenlerine ve sonuçlarına, dahası faizin ne olduğuna geliyor. Bunlar konuşulurken, muhafazakar olduğu giyim kuşamından belli olan öğrenciler bir sıkılıyor, yüzleri ekşiyor. Zira laf "Faiz nedir" sorusuna geldiğinde bir tanesi çıkıyor ve "haramdır" diyor.

Ben fıkıhçı değilim, neyin haram neyin helal olduğunu okuduğumdan yola çıkarak yorumlayabilirim, bu da ancak beni bağlar. İnsanlara bence böyledir diye anlatacak iddiada değilim. Ancak neden haramdır diye sorunca şu cevabı alıyorum ve fıttırıyorum.

-Çünkü hocam, emek ile kazanılmıyor. İnsanın kazandığı parada emek olması gerekiyor.

Şimdi şu ders işine bir mola verelim, emek girdisinin elde edilen gelirle ilişkisini inceleyelim. Eğer elde ettiğiniz gelirin içinde sizin veya yanınızda çalıştırdığınız bir kimsenin emeği yoksa bu tip gelirlere "İRAT" adı veriliyor. Meşhur vergi hukukçusu Nurettin Bilici bu kavramın "İrat-Yan Gel Yat" diye tekerlemesini bile uydurmuş.

Nedir bu iratlar? Bizim Gelir Vergisi Kanunu'muzda 2 adet irat var. Bunlar;

- Menkul Sermaye İradı (Faiz, karpayı, temettü)
-Gayrimenkul sermaye İradı ( gayrimenkul kiraları)

Geri dönelim, faiz neden haramdır sorusuna "ancak içinde emek yoktur" diye cevap veren öğrenciye...

İşte bak, gayrimenkul sermaye iradı veya karpayı, temettü gibi iratlarda da emek yok.

Cevap hiç değişmiyor. "Ancak, gayrimenkulü satın alırken zamanında emeğimizle kazandığımız parayı kullandık"

E peki, "Ben de emeğimle kazandığım parayla bir vadeli mevduat hesabı açtırdım, çatır çatır faizini yiyorum". Var mı bunun ev kirasından farkı? Hz. Peygamber zamanında ev kiralamak diye bir hadise olmadığı için şimdi ev kirasına helal diyorsunuz, bu benim dedemin, şarap dışındaki içkilere haram değildir demesine benziyor.

Varsa konuya dair bilgisi veya fikri olan yorumlara yazsın da, ben de bu sorunu kafamda halletmiş olayım.




En Basit Biçimiyle; Enflasyon Nedir ve Enflasyonla Nasıl Mücadele Edilir?

Ekonomi eğitiminde çok verilen bir örnektir.  Sadece yumurta üretip, yumurta tükettiğimizi hayal edelim.  Toplamda 100 adet yumurtamız, buna karşılık piyasada dolaşan para ise toplam 100 tl olsun. Bu durumda 1 yumurtanın fiyatı 1 TL olacaktır. 

1. ADIM: 100 Yumurtaya karşılık dolaşımdaki para 100 TL ise => 1 Yumurta 1 TL olur. 

BANKALAR PİYASAYA PARA POMPALARSA NE OLUR?

Şimdi bu piyasaya bankaların kredi pompaladığını ve dolaşımdaki parayı 200 TL'ye çıkardığını düşünelim. Bu durumda 1 yumurta 2 TL olacaktır. 

2. ADIM: 100 Yumurtaya karşılık dolaşımdaki para 200 TL ise => 1 Yumurta 2 TL olur. 

İşte en basit ifade ile parasalcı tezlere dayanan enflasyon bu şekilde açıklanabilir. Dikkat ederseniz, piyasaya pompalanan para bizi zenginleştirmedi. Aksine cebinde 1 lirası olan sabit ücretliler eskiden 1 yumurta alabilirken yeni durumda ancak 1/2 yumurta almaya başladı. Aşağıdaki grafikte Türkiye bankacılık sisteminin kredi/mevduat oranlarını görüyorsunuz. İyi işleyen bir piyasada bu grafiğin yatay seyretmesi gerekirdi. Ancak Türkiye'de bankaların piyasadan topladığı mevduata göre piyasaya pompaladığı kredi yıldan yıla artmaktadır. Yani ülkece, üretmediğimiz bir parayı bankalardan borçlanmayı tercih etmişiz. 



DEVLET BÜTÇE AÇIĞI VERİRSE NE OLUR? 
Şimdi sadece yumurtadan oluşan piyasamıza geri dönelim ve bu piyasaya Devlet aktörünü ekleyelim. Devlet sunduğu hizmetler nedeniyle para harcar ve harcadığı parayı yine piyasadan toplar. Eğer ki harcaması gelirlerini aşarsa bu duruma "Bütçe Açığı" denir. Dikkat ederseniz bütçe açığı da piyasadaki para miktarını arttıracaktır. Zira devlet aktörü piyasaya harcamalar yoluyla para aktarmış, ancak aktardığı kadar para toplamamıştır. Örneğin, 200 TL'nin dolaşımda olduğu piyasamızda devlet 50 TL bütçe açığı vermişse, dolaşımdaki para 250 TL olur. O halde 100 yumurta üretilen piyasada 1 yumurtanın fiyatı 2,5 TL'ye çıkacaktır. 

3. ADIM: 100 yumurtaya karşılık dolaşımdaki para 250 TL ise => 1 Yumurta = 2,5 TL 

2018'in Ocak-Ağustos ayları içinde Türkiye'nin bütçe açığı 50,763 milyon TL'dir. Yani piyasada devletten kaynaklı fazladan 50 milyar TL kadar para bulunuyor. 

Örneğimizi adım adım özetleyelim. 
1. ADIM: 100 yumurtaya karşılık 100 TL'miz vardı --> 1 Yumurta=1 TL
2. ADIM: 100 yumurtaya karşılık Bankalar piyasaya para pompaladı artık 200 TL'miz var --> 1 Yumurta = 2 TL
3. ADIM: 100 yumurtaya karşılık devlet 50 TL bütçe açığı verdi artık 250 TL'miz var. --> 1 Yumurta= 2,5 TL

Aslında mesele kaç paranız olduğu değil, kaç yumurtanız olduğudur. Peki bu durumu tersine çevirmek için ana akım ekonomi bilimi ne diyor?

1. Düşük faizle piyasaya para pompaladın, bunu durdur. Faizi yükselt böylece kredileri azalt, mevduatları çoğalt. (Sıkı-Daraltıcı Para Politikası)

2. Devlet yaptığı harcamaları finanse edecek kadar vergi toplamalı. Harcamaları kıs, vergiyi arttır, bütçe açığını kapat. (Sıkı - daraltıcı maliye politikası) 

Halk arasında bu politikalar "kemer sıkma politikaları" deniyor. İşin özü piyasada yumurta karşılığı olmayan ve piyasaya suni yollarla birilerinin cebine giren 150TL'lik paranın azalması lazım. Bu da küçülme demek oluyor. Yani birilerine ekonomi yönetimi bir "acı reçete" içirecek. 

Şimdi mesele o birilerinin kim olduğudur. Krizin sebebi olan ve obezleşen finans burjuvazisi ve rantçı müteahhitler mi? Yoksa üretici güçler olan emekçiler mi? 

twitter => @ozngndgdu
E-Mail => ozngndgdu@gmail.com




TÜİK, Ali Koç ve Güvenmenin Anlamı

"Süper Lig'de 8. haftanın sonunda 19 şampiyonluğu olan Fenerbahçe takımı küme düşme bandında. Şimdi bir düşünelim, bu durum Aziz Yıldırım zamanında olsaydı ne olurdu, Ali Koç zamanında oldu ve ne oluyor? Taraftarlar Ali Koç'a güveniyor ve hala takıma kredi açmaya devam ediyor. Çünkü takımlarının bir kurumsallaşma sürecinde olduğunu düşünüyorlar. Gelecek beklentileri iyi olduğu için Fenerbahçe bir yönetim krizi yaşamıyor. "


TÜİK her ayın 3'ünde bir önceki ay gerçekleşen enflasyonu ve buna bağlı olarak yıllık enflasyonu açıklıyor. 3 Ekim'de TÜİK tarafından açıklanan enflasyon yıllık bazda %24,5 olarak gerçekleşti. Bu rakam son 15 yılın en yüksek enflasyon rakamıdır. Öte yandan TCMB verilerine göre TL'nin eylül 2018 itibariyle reel efektif kur 61.62 olarak gerçekleşti. Bu rakam ise Cumhuriyet tarihinin en düşük kur seviyesidir. Başka bir deyişle TL tarihinin en ucuz, en değersiz günlerini yaşıyor.

Bu atmosferde 5 Ekim 2018 günü TÜİK'in enflasyon verilerinin takip eden birimin başındaki TÜİK Başkan Yardımcısı Enver Taştı görevinden alındı. Türkiye'de liyakat, yargı bağımsızlığı gibi konularda şaibe olmasaydı, bu görevden alma çok da gündem olmayabilirdi, ancak hele hele 15 yılın en yüksek enflasyon verilerinin açıklandığı günün ertesinde böyle bir işlem TÜİK'e güveni azalttı.

Çevremden gözlemlediğim kadarıyla TÜİK'in önemi pek de kavranmış değil. Halbuki TÜİK'in açıkladığı verilere göre işçi ve memur zammı belirlenmektedir. Eğer gerçekte daha yüksek bir enflasyon olmasına rağmen TÜİK düşük enflasyon açıklıyorsa işçi ve memur kesimi enflasyon karşısında göz göre göre zayıflar. Bu durum meselenin sosyal boyutu.

TÜİK'in daha büyük önemi ise meselenin ekonomik boyutunda gizli. Özellikle Anglo-Sakson Kapitalizminin finansallaşmasıyla, artık piyasaları Londra'da City gibi ABD'de Wall Street gibi finans merkezleri belirliyor. Bu finans merkezleri ise yatırımlarını gelecek beklentilerine göre yapıyor. Bunun anlamı şu; örneğin Türkiye'de beklenen enflasyon yıllık %30 olursa Türkiye piyasasında faizlerin en az %35-40 bandında olması beklenir ki, enflasyon arttıkça bu makas da artar. Yani beklenen enflasyon %40 olursa faiz makası %50'ye doğru genişler. Piyasa önünü göremezse faiz beklentisi de aynı oranda artacaktır. Bu bilgiler ışığında TÜİK'in "bir şekilde" düşük enflasyon açıklaması faydalı gibi görünebilir ancak eğer ki TÜİK verilerinde şaibe oluşursa piyasa TÜİK'i bir kenara koyup kendi "fısıltı gazetesiyle" fiyatlama yapar, bu da piyasanın hiç bir otoriteyi tanımadığı korkunç bir kriz anlamına gelir. Kimse beklenen enflasyonun belli olmadığı bir piyasada parasını TL'de tutmak istemez. TÜİK işte bu fısıltı gazetesinin önüne geçen son derece önemli bir kurumdur. "Merkez Bankası'nda hiç para kalmamış, işsizlik aslında %50'ymiş, Enflasyon seneye %80 olacakmış" gibi söylentilere piyasalar inanırsa finansman ihtiyacı olan bizim gibi bir ülke sefil olur.

Dolayısıyla piyasayı yönlendiren şey de krizi yaratan şey de aslında "his"tir. Ama rasyonel ama irrasyonel olarak yaratılan hisler belirler finansal piyasaları. Örneğin herkes dolar/TL kurunun yükseleceğini düşünüyorsa, gerçekten dolar/TL kuru yükselir. Zira insanlar bu durumda Dolar satın alırlar.

Süper Lig'de 8. haftanın sonunda 19 şampiyonluğu olan Fenerbahçe takımı küme düşme bandında. Şimdi bir düşünelim, bu durum Aziz Yıldırım zamanında olsaydı ne olurdu, Ali Koç zamanında oldu ve ne oluyor? Taraftarlar Ali Koç'a güveniyor ve hala takıma kredi açmaya devam ediyor. Çünkü takımlarının bir kurumsallaşma sürecinde olduğunu düşünüyorlar. Gelecek beklentileri iyi olduğu için Fenerbahçe bir yönetim krizi yaşamıyor.

Ekonomi yönetimine, hükümete, kurumlara güven de aynı şekilde sonuçlanır. Enflasyon rakamlarını açıklayan kişinin görevden alınması her ne kadar bilimsel verileri açıklıyor olursanız olun, güven zedeler, krizi derinleştirir ve ipleri spekülatörlerin eline verir.

Kurtuluş Savaşı'nın Ekonomiden Anlamayan Maliye Bakanı Hasan Fehmi Ataç ve McKinsey

Hasan Fehmi Ataç ve McKinsey

Cumhuriyetin kuruluşunda yer alan kurucu kadroların pek azı iktisatçıdır. Maddi yoklukların bu denli ağır olduğu örnekler tarihte nadiren bulunabilir. Buna karşılık bu dönemin yönetim kadrosunun “iktisatçı” olmaması incelenmeye değer. Bu kadro içinde iktisatçı olup da en bilinenleri rahmetli Celal Bayar. Ancak Cumhuriyetin ilk Ekonomi Bakanlığı koltuğunda oturan Hasan Saka’yı anmadan geçmemek gerekir. Hasan Saka Kurtuluş Savaşı yıllarında aynı zamanda Maliye Bakanlığı da yapmış. Görevinden ayrılmak isteyince, Mustafa Kemal, Hasan Saka’dan yerine “maliyeden anlamayan birisini” bulmasını istemiş. Hasan Bey’in götürdüğü bir kaç ismi kabul etmeyen Mustafa Kemal, Gümüşhane Milletvekili Hasan Fehmi Ataç’ı duyunca “Tamam” demiş.

Hasan Fehmi Bey, gerçekten ne maliyeden, ne de ekonomiden anlamayan bir isim. Öte yandan kendisinin düzenli bir öğrenimi dahi bulunmuyor. Esasında tam da Mustafa Kemal’in aradığı cinsten “Maliyeden anlamayan biri”... Birgün ordu kumandanları hizmetlerine 10 araba isteyince Hasan Fehmi Bey kumandanlara “Otomobiller İzmir’de, Yunanlıların elinde, gidip alabilirsiniz” diyor. Özellikle Kurtuluş Savaşı günlerinin ekonomik yokluklarını anlatan kıssalar anlatmakla bitmez. Hasan Fehmi Bey’in de en büyük hizmeti işte bu zor şartlarda Büyük Taarruz için gereken geliri toplayabilmek olmuştur. İcabında Osmanlı Bankası müdürünü tehdit ederek…

Öte yandan Cumhuriyetin kuruluş yılları (1923-29) ve daha sonraki korumacı sanayileşme dönemi (1930-1939)  adeta bir ekonomik mucizeyi andırır. Özellikle kuruluş yıllarındaki büyüme hızları dudak uçuklatacak cinsten… 1924-1929 yılları arasındaki yıllık ortalama büyüme hızımız %10,95 oranında. Bu durumun altında yatan en büyük sebep savaşlar yüzünden askerde olduğu için tarlasını süremeyen çiftçinin cumhuriyetle beraber tarlalarına dönebilmesi ve böylece tarımsal hasılanın yılda ortalama %15,92 büyümesi olmuştur. Ancak Cumhuriyetin ekonomi ülküsü hammadde ihracatçısı bir tarım ülkesi olmak değil, bir sanayi ülkesi kurabilmektir. Zira Osmanlı’nın son dönemini gören cumhuriyetin kurucu babaları, hammadde ihraç edip sanayi ürünü ithal etmenin bedelini çok yakından deneyimlemişlerdi. Bu sebeple cumhuriyetin ilk yıllarında sanayileşmek için özel kesime çok büyük iltimaslar geçiliyor. Öyle ki 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkıyor. Ancak 1929 Büyük Ekonomik Buhranı patlak veriyor...
Başta da belirttiğimiz gibi cumhuriyetin kurucu kadroları iktisatçı değillerdi. Bu haliyle mevcut ekonomi yönetimi deneme yanılma yöntemi ile hallolunmuştur. Kuruluş yıllarında özel kesimden sanayileşmek için beklenen verim alınamayınca, 1930’lu yıllarda yüksek gümrük vergileri ile yerli üretimi koruma altına alma yolu deneniyor.  Ancak yine de beklenen sanayileşme hamlesi gelmeyince, 1932 yılından itibaren ekonominin yuları kamu yatırımları ile idare edilmeye başlanıyor. Bu yatırımları finanse etmek için Etibank ve Sümerbank kuruluyor ve ilk kez 1934-1938 yıllarını kapsayan “Birinci 5 yıllık Sanayi Planı” devreye sokuluyor. O yıllardaki sanayileşme hızlarını cumhuriyet dönemi boyunca bir daha yakalayamadık, sanayi büyümesi hızları şu şekilde;
1934- %18
1935- %8,6
1936- %11,1
1937- %13,4
1938- %6,2
1939- %19

Şimdiki liberaller böyle şeyler duyduklarında tüyleri diken diken oluyor. Kamu yatırım yapar mıymış? Bal gibi de yapar… Anadolu’nun her köşesine kurulan KİT’ler bulundukları muhitlerde sinema, tiyatro, opera ve kütüphaneler götürdüler. Bizim ülkemizde kamu kesimi eliyle yürütülen iktisadi faaliyetler, bu toprakların ihtiyacına dönük ve bu topraklara özgü iktisadı aklın eseriydi. Bugün şeker fabrikalarının, Türkiye kömür işletmelerinin, demir çelik, tekstil ve TEKEL fabrikalarının tarihi incelense Anadolu insanının zenginleşmesinde ve yurttaşlık bilinci kazanmasında çok büyük katkıları olduğu görülür. Yeter ki aklınızı, hayal gücünüzü kısıtlayan kompleksleriniz olmasın, özgücünüze güvenin. Bizim ülkemiz de hala kendi kalkınması için bu topraklara özgü bir model geliştirebilir.

1934-38 yıllarında uygulanan “Birinci 5 yıllık Sanayi Planı” son derece başarılı olunca hemen ardından uygulanmak üzere 2. plan hazırlanır. Ancak dünya savaşı başladığı için plan uygulanamaz. Ülkenin ihtiyaç duyduğu emek gücünün büyük kısmı silah altına alınır, kamu giderlerinde başı savunma harcamaları çekmeye başlar. Bu şartlar altında köy kalkınması için 5 Haziran 1942’de TBMM’de “köy okullarını ve köy enstitülerini teşkilatlandırma kanunu” görüşülür. Kanun 18 yaşını doldurmuş ve 60 yaşını geçmemiş köy ahalisinden kadın ve erkeklerin yılda 20 gün Köy Okulunun imarı için çalıştırılmasını içeriyor. Bunun üzerine görüşmeler devam ederken milletvekili Sinan Tekelioğlu “Kadınlar, zayıf ve naif bünyeli insanlardır, ancak mecburiyet karşısında böyle zirai işlerde çalıştırılabilir” diyerek kanuna muhalefet ediyor. Ardından meclisin ilk kadın milletvekillerinden Erzurum milletvekili Nakiye Ergun kürsüye çıkarak “Türk Kadını Sinan arkadaşımızın bahsettiği gibi aciz, nazik bünyeli insanlar değildir. İcabında vatan savunmasına gittiği gibi köy okullarının imarını da yapabilecek kudrettedir” diyerek Sinan Tekelioğlu’na cevap veriyor. Kanun 19 Haziran 1942’de TBMM’de onaylanıyor. Bu tarihten 57 yıl sonra 18 Mart 2009’da çok methedilen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, işsizliğin nedeninin iş arayan kadınlar olduğunu söyleyebildi. Nüfusumuzun yarısı kadın ve kadınlarımızın %60’tan fazlası iş dahi aramıyor, üretime katkı koymuyor. Bu anlayışla kalkınma mümkün müydü? Olmadığını acı şekilde tecrübe ediyoruz. Biz üretmek yerine borç almayı tercih ettik. Ancak Kurtuluş Savaşı’mızın Maliye Bakanı Hasan Fehmi Ataç büyük zaferden 3 ay sonra meclis kürsüsünde bakın ne diyor?

“Efendiler, biz ne Londra’da, ne Paris’te, ne de Avrupa’nın hiç bir yerinde istikraz (borç) teşebbüsünde bulunmamışızdır. İstikraz teşebbüsünü icap ettirecek ne bir teklif, ne de bir kelime dahi sarfetmemişizdir… Taarruzdan evvel, askeri hazırlıklar için fazla sarfiyat dolayısıyla, geliri müsait olmayan birkaç vilayette memurların bir iki maaşı askıda kalmıştı. Bugün bunları da tamamen ödedik...
Ecnebi sermayesine karşı ise Türkiye’nin hiçbir buğz-u adaveti (kini,nefreti) yoktur. Ancak 20. asrın ortasında kendimizi hiç bir devletten geri görmediğimiz gibi hiç bir milletten aşağı şartlar kabul ederek Türkiye’yi esirler ülkesi haline getiremeyiz”

Ancak bu konuşmanın ardından yaklaşık 100 geçiyor ve bugün borçlarımız yüzünden faiz artsın mı, dolar düşsün mü diye ruhsuz biçimde ahkam kesiyoruz.
Bugün 80 milyon insan kendi hayvanına yetecek samanı üretemiyorsa, bu durum iktisat bilmediğimizden mi, yoksa ruhsuzluğumuzdan mı kaynaklanıyor, bu soruyu bir düşünmek gerekir.

Bakın yazıda nakledilen örneklerin tamamında bir “ruh” bulunuyor. Velev ki Kurtuluş Savaşı sırasında, 29 Buhranında veya 2. Dünya Savaşı yıllarında McKinsey adlı şirketten danışmanlık hizmeti alsaydık yukarıdaki ruhu yakalayabilir miydik? McKinsey çalışanları mutlaka kalibreli insanlardır, ekonomik göstergeleri iyi takip ederler, bu bilimin gerektirdiklerine son derece vakıflardır. Ancak ekonomi biliminden hiç de anlamayan  Kurtuluş Savaşı’nın Maliye Nazırı Hasan Fehmi Ataç’ta olan devrimci ruhu “McKinsey”de bulamazsınız. McKinsey’den danışmanlık alan anlayış “tam bağımsızlık tam barbarlıktır” diyen kompleksli, kendi özgücüne güvenmeyen komprador bir akıldır. Ve maalesef bu akıl bu yurdun kurduğu en değerli kurumlardan DPT’yi, TODAİE’yi kendi aklına güvenmediği için “21. yüzyılda plan mı olurmuş, kamu yatırım yapar mıymış” diyerek kapattı. Bunları yaparken TEKEL’i TürkTelekomu, TÜPRAŞ’ı madenleri ve limanları, DemirÇelik ve Tekstil Fabrikalarını ve son olarak Şeker Fabrikalarını sattı. Halbuki bu fabrikalar “bu topraklara özgü iktisat aklının” en ileri örnekleriydi.

Gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını sallar derler. Bu toprakların iktisadından en iyi anlayanlar fikri zikri ne olursa olsun yine bu toprakların çocuklarıdır. Ha derseniz ki, “borç bulmamız lazım, bize güvenmiyorlar, McKinsey bize referans olursa borç bulabiliriz” o zaman siz bilirsiniz.

Ancak 5-10 tane ensesi kalın kalantor batmasın diye, Ali Ağaoğlu’nun Rolls Royce’ları, Kolin İnşaat’ın cirosu, ihale kralınız Mehmet Cengiz’in Londra’daki gayrimenkulleri, LİMAK holding’in 3. havalimanından topladığı milyar dolarları azalmasın diye bu ülkede emeği ile geçinen milyonları bir tarafa koyacaksanız (ki McKinsey’den alınan danışmanlık alınterinin hakkını koruyacak değildir) bu ülkenin 100 yıllık iktisat aklına ihanet edersiniz. Belki yine oy alır, yine saltanatınızı korursunuz, ancak tarih, iktisattan hiç anlamayan Hasan Fehmi Ataç’ı bir yere iktisattan “oldukça iyi anlayan” McKinsey’i başka bir yere koyar…

Zira “cumhuriyet fazilettir” ...



Enflasyonun vergi gelirlerine yansıması: Tanzi Etkisi nedir?

İktisat Tarihçisi Samuelson enflasyonu şöyle tanımlıyor. 

"Enflasyon, saçı gür bir kişinin 5 liraya traş olurken saçı döküldükten sonra 10 liraya traş olmasıdır"

Bu haliyle fiyatlar genel düzeyindeki artışlar, kişiler tarafından anlamlandırılamaz. Kişiler fiyatları yalnızca maliyetiyle hesap etmek eğilimindedir. Bu sebeple örneğin berber fiyatlarındaki zammı fırsatçılık olarak nitelendirirler. Öyle ya, berberin maliyetinde nasıl bir artış olmuştur. Halbuki berber sunduğu hizmete zam yapmazsa kendi reel geliri enflasyon karşısında erir. Dolayısıyla önemli mal sepetlerindeki artış, doğrudan bütün piyasaya intibak eder. Bu haliyle enflasyon bir fasit döngüdür. 

Peki bu durumun vergi gelirleri üzerindeki yansıması ne olacaktır? Bu soruyu cevaplandırabilmemiz için vergilendirme sürecini kısaca bilmemiz gerekir. Vergilendirme süreci 4 aşamadan oluşuyor. Bunlar
1. TARH: verginin hesaplandığı aşama
2. TEBLİĞ: hesaplanan vergi borcunun mükellefe bildirildiği aşama
3. TAHAKKUK: Verginin ödenebilir olduğunun vergi dairesince tespit edildiği aşama
4. TAHSİL: Vergi borcunun ödendiği aşama. 

Dikkat ederseniz, vergi borcu doğduktan sonra vergi borcunun ödenmesine kadar belli biz zaman geçmektedir. Örneğin bir sermaye şirketi 2018 yılındaki kazancın Kurumlar Vergisini 2019 Nisan ayında öder. 

Ancak paranın bir zaman değeri bulunmaktadır. Bu süre içinde yaşanan enflasyon paranın alım gücünü düşürecektir. Dolayısıyla kişilerin ödediği verginin reel değeri de bu süreçte yıpranır. Bu duruma TANZİ ETKİSİ veya Tanzi-Olivera etkisi adı veriliyor. 

Yani enflasyon yalnızca hanehalkına ya da firmalara zarar vermiyor, aynı zamanda devletin gelirlerini de yıpratıyor. Öte yandan aynı devletin yaptığı harcamalar da enflasyon yüzünden nominal olarak artacaktır. Örneğin, artık cumhurbaşkanlığı'nın elektrik, ısınma giderleri daha pahalı hale gelmiştir. Bunun da bütçeye olumsuz yansıması olur. Enflasyon yüzünden kamu harcamalarındaki bu tip bir görünüşte artışa da TERS TANZİ ETKİSİ adı veriliyor. 

Duesenberry etkisi ve finansal krizin ayak sesleri

Son zamanlarda çokça popüler oldu, fizikçiden iyi iktisatçı olur denmeye başladı. Bir yere kadar haklılık payı yok değil, fizik gibi doğa bilimleriyle uğraşanlar iktisadi değişkenleri matematik ile kavrayıp, kuvvetli ekonomik modeller oluşturabiliyorlar. Ancak iktisat bundan öte bir sosyal bilim değil midir? Bu yazıda iktisadın neden bir sosyal bilim olduğunu Duesenberry etkisi ve finansal kriz riskleri üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Evvela kavramı tanımlayalım. Duesenberry Etkisi özetle, gelir artarken insanların tüketiminin de artacağını ancak gelir azalırken tüketimin aynı hızda azalmayacağını, dolayısıyla gelir azalırken kişilerin tüketim eğilimlerinin artacağını iddia eden tezin adıdır.

Peki bu durumun altında yatan sebepler nelerdir? Basit bir ifadeyle, tüketim düzeyi kişilerin refahlarının arttığının en somut göstergesidir. Gelir artışı ile birlikte kişiler refahlarını yani tüketimlerini arttırmak için hiç oyalanmazlar, ancak aynı kişiler gelirleri azalırken tüketimlerini yani refah düzeylerini azaltmak zorunda kaldıklarında zorlanırlar. Başka bir ifadeyle tüketimi azaltmak, tüketimi arttırmaktan daha zordur. Bu durumun analizleri ise elbette sosyal yapı ile ilgilidir. Kişiler mal ve hizmetleri satın alırken aynı zamanda mala içkin statüleri de satın almış olurlar. Daralma günlerinde ise bu statülerini kaybetmek istemezler. Macrocenter yerine A101'e gitmek, filtre kahve içmek yerine çay içmeye başlamak ya da eskiyen telefonu değiştirmemek kişiler açısından zordur ve bu zorluğun analizi sosyal bir meseledir.

Öyleyse Duesenberry etkisini veri kabul edersek diyebiliriz ki, önümüzdeki dönem gelirimiz azalırken gelirimizin içindeki tüketimin payı artacak, tasarrufun payı azalacak.

Türkiye'nin mevcut toplam tasarruf oranı yaklaşık olarak %15-20 arasında seyrediyor. Yani kabaca 750 milyar $'lık gelirimizin 150 milyar $'ını tasarruf ediyoruz. Bu tasarruflarımızı da daha çok bankalarda mevduat hesaplarında tutuyor veya tasarruflarımızla altın, döviz, hisse senedi alıyoruz. Olası bir durgunluk veya negatif büyüme durumunda bu oran Duesenberry etkisine göre azalacaktır. Neyse ki bankalarımızda yeterli mevduat bulunuyor diyemiyoruz, çünkü kredi/mevduat oranları %120'leri görmüş durumda.



Bunun anlamı şu, bankalara yatırılan para ile bankaların sattığı para arasında özellikle 2009 krizi sonrası ciddi bir dengesizlik oluşmuş. Bankaların sattığı kredilerin mevduat karşılıkları azalmış. Önümüzdeki dönem tasarrufların azalması ile bu rakamın daha da büyümesi muhtemeldir. Türk bankacılık sisteminin sermaye yeterlilik oranı henüz büyük bir risk oluşturmasa da bu sürecin uzun sürmesi reel kesimde yaşanan bunalımın bankacılık sektörüne sıçrayarak bir finansal krizi tetiklemeyeceği garanti edilemez. Artı, sermaye yeterlilik oranlarının düşme eğiliminde olduğunu biliyoruz. 


Bu konu ilginizi çektiyse aşağıdaki yazılara da bakabilirsiniz...


https://ozangundogdu.blogspot.com/2018/10/bankaclk-hakknda-bize-soylenmeyenler.html

https://ozangundogdu.blogspot.com/2018/09/sermaye-yeterlilik-rasyosu-syr-ve-bad.html



PMI endeksi nedir, nasıl yorumlanır?

Kişiler elde ettiklerin gelirin bir kısmını tüketir, tüketmedikleri kısmını da tasarruf ederler. Tasarruf edilen tutar eğer küçük bir büyüklükse bu muhtemelen yastık altında kalacaktır. Ancak pek çok rasyonel birey tasarruflarını değerlendirmeyi tercih eder. Bankaya yatırır, hisse senedi, altın, döviz, tahvil, bono veya gayrimenkul satın alır. Bunların hiçbirini yapmıyorsa bu tasarrufları ile yeni yatırımlar yaratır.

İşte bu tasarruflar bir şekilde değerlendirilirken gelecek öngörüleri tasarruf sahipleri için son derece değerlidir. Örneğin büyüme beklentisi düşük olan bir ekonomide hisse senedi yerine, döviz almak daha mantıklı olabilir veya faizlerin yükselme beklentisi sizi değişken faizli tahvil almaya yönlendirebilir. Velhasıl serbest piyasada "beklentiler" neredeyse her şeydir.

İşte bu beklentileri oluştururken küçük tasarruf sahipleri "fısıltı gazetesine" güvenirken, ekonomiye yön veren asıl tasarruf sahipleri güven endekslerine bakarlar. Son zamanlarda adını çokça duyduğumuz tüketici güven endeksi, reel kesim güven endeksi, konut satış endeksi gibi... Bu endeksler kamu kesiminin güvenilir kurumlarınca hazırlanır ve yayınlanır. Böylece "fısıltı gazetesi"nin yaratacağı sorunların önüne geçilmiş olur. 

Bu endekslerden özellikle 2009 krizi sonrası en çok önem kazananlardan birisi de PMI market endeksidir. Türkçeye çevirdiğimizde "satınalma müdürleri endeksi" de denebilir. Endeksi hazırlayan İstanbul Sanayi Odası ekonomik hacmi belli bir büyüklüğün üzerindeki şirketlerin satın alma müdürlerine verdiği anketten elde ettiği sonuçlarla endeksi hazırlar. Endeks hazırlanırken satın alma müdürlerinin verdikleri cevaplar aşağıdaki ağırlıklarla hesaplanır.
(Yeni Siparişler: %30 Üretim: %25 İstihdam: %20 Tedarikçilerin Teslim Süresi: %15; Girdi Stoku:%10)

Böylece ekonomik etkinliğin ve büyümenin gelecekteki durumuna ilişkin en sade beklenti ortaya çıkmış olur. Öte yandan endeks rakamı 50'nin üzerinde ise büyüme beklentileri olumlu, 50'nin altında ise büyüme beklentileri olumsuz olarak yorumlanır. Ancak rakam oluşturulurken önceki ayın PMI rakamının 50 olduğu varsayılır. Örneğin ocak ayında yayınlanan endeks 45, şubat ayındaki endeks 50 ise bu durum ocak ayının beklentilerinin değişmediği biçiminde, şubat ayı 50'nin altında kalmışsa, bu durum ocak ayının beklentilerinin de gerisine düştüğü biçiminde yorumlanacaktır.

Şimdi gelelim Türkiye'nin bugün (1 ekim) açıklanan PMI verilerine.





Türkiye'nin PMI verileri 6 aydır 50'nin altında. Yani 6 aydır piyasa bir önceki aydan daha kötü beklentiler oluşturuyor. Ağustos ayında 46,4 olarak açıklanan PMI verisi eylül ayında 42,7 olarak açıklandı. Bu durum 2009'daki resesyonun ardından gelen en kötü PMI rakamı. İSO'da PMI verisini açıklarken açıklamasına şöyle bir yorum notu düşmüş.

"Faaliyet koşullarında yaşanan zorluklar, Türk imalatçılarının üzerindeki baskının sürmesine neden oldu. Sektörde güçlü enflasyonist baskılar sürmeye devam ederken, müşteriler yeni sipariş vermeden imtina etti ve tedarik zincirinde bozulmalar yaşandı. "



Bankacılık Hakkında Bize Söylenmeyenler...

Bankalar hakkında bilgi düzeyimiz içler acısı. Bana soracak olursanız, lisede ekonomi okur yazarlığı dersi şarttır. Ekonomi bilimine ilişkin en azından asgari düzeyde bilgi ve fikir sahibi olmak demokrasinin de temeli... Aksi halde politikacılar seçmenleri çocuk gibi kandırabiliyorlar.

Yanlış bildiklerimizin başında, faizler artınca bankacılık sektörünün karının da arttığını zannetmemiz geliyor. Bu yanlış fikir pazarda soğana zam gelince pazarcının zengin olduğunu zannetmemize benzer. Nasıl ki pazarcının soğanı alış fiyatı arttığı için satış fiyatı da artıyorsa faizler arttığında da bankaların parayı TCMB'den ve bizlerden alış maliyeti olan faizler artıyor, dolayısıyla satış fiyatı olan faizler de artış gösteriyor.

Soru : Bankalar parayı nereden buluyor?

Cevap: Bankacılık sektörüne borç verenlerden buluyor. Kimdir onlar? Evvela biziz. Bankalara açtığımız mevduat hesapları bankalar tarafından işletilir. Eğer ki verdiğimiz mevduatlar az gelirse son kredi mercii olarak TCMB bankalara para sağlar. Dolayısıyla bankaların bize kredi olarak sattığı paranın da bir maliyeti var. Biraz daha basit bir anlatıma başvuralım.

Bankacılar genellikle prezentabl tiplerdir. Öyle olmasaydı, bankacılar bir pazarcı esnafı samimiyetinde olsaydı bankacıyla aramızda şöyle bir dialog gelişebilirdi.
Bankadan kredi çekmek isteyen müşteri
- Bu krediyi %5 faizle verseniz olmaz mı?
Bankacı
- Valla bize gelişi %25 abla, kurtarsa dükkan senin.

Yani bankalar bazılarımızın mevduatlarını alıyor ve siz bu mevduatların banka kasasında durduğunu zannederken bu para başkalarına kredi olarak veriliyor. Burada tabii bankacılık riski açısından önemli bir değişken Kredi/Mevduat oranları. Bu oranın artması bankacılık sektörünün risklerini artırır. Hele hele %100'ü üzerine çıkması mevduat karşılığı olmayan bir parayı kredi olarak verdikleri anlamına gelir. Günümüzde bu oran %122'ye dayanmış görünüyor.
Yukarıda bankacılık sektörümüzün Kredi/Mevduat oranlarını görüyorsunuz. Grafiğin Türkçesi şudur: Bankalara para yatıranlara göre bankalardan para çekmek isteyenler gittikçe artmaktadır. Bu oran iki şekilde artabilir;

1- Mevduatlar azalabilir.
2. Krediler artabilir.

Bizim ülkemizde Kredi/Mevduat oranındaki artışın temel sebebi verilen kredilerin artmasıdır.


Türkiye'de Bankalar 2002'den bu yana üretime dönük kredilerinden çok tüketime dönük kredileri pompalamışlar. 2002 yılında yaklaşık 6 milyar TL olan Tüketim kredileri 2018 yılında 520 milyar TL'ye çıkarak nominal %8500 artış göstermiştir. Bu durum tabii aslında olmayan bir paranın kullanılması demektir ve sürdürülebilir değildir. Hatırlıyorum da 7-8 yıl önce üniversite bahçesinde ellerinde kredi kartlarıyla kantinleri gezerdi bankacılar. Şimdi ise arpalık bitti... Sonuç itibariyle olmayan para harcanamaz. 

Şimdi özellikle özel bankalar bu oranı düşürme peşinde. Nasıl yapacaklar? Cevap; geçmişte çılgınlık gibi verdikleri kredileri artık vermeyerek... Peki, ben kredi çekmem, böylece tatile gitmem veya taşıt almayıveririm. Peki başkaca borçlarını ödemek zorunda olan bu sebeple bankalardan borç almak durumunda kalan firmalar ne olacaklar? Onlar da konkordato ilan edecekler. Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre Konkordato ilan eden şirketlerin sayısı 3 bini geçmiş. 

Şirketlerden bize ne diyebiliriz. Konkordatoların sonuçlarını hızlıca özetleyiverelim. 

1- Konkordato ilan eden şirketler yeni borç alamaz, eski borçlarını ödemek için varlıklarını satışa çıkarır. 
2- Böylece menkul veya gayrimenkul varlıklar değer kaybeder. Yani hisse senetleri ve konut fiyatları düşer. 
3- Şirketler yeni yatırımlar yapmadığı için işsizlik oranı artar. Artan işsizlik ücretleri baskılar. Yoksulluk artar. 



İşin özü o ki, fırtına yaklaşıyor, tasarruf etmekte, fazla açılmamakta fayda var. 


Havalimanı, Cargill ve şimdi de Anı Tur...

Havalimanı, Cargill ve şimdi de Anı Tur işçileri... Bu son mu? Elbette değil. Çünkü içinden geçtiğimiz ve henüz başında olduğumuz kriz devlet borçlarından veya bankacılık sektöründen kaynaklanan ve dış kaynak ihtiyacı çözüldüğünde bitecek bir kriz değil. Türkiye Ekonomisi her 1 dolar büyümek için yaklaşık 2 dolar borç almak zorunda kalan, tarım da ve sanayide can çekişen, ithalata bağımlı kılınan bir ekonomiye dönüştürüldü.

Bir memleketin parası evvela o memlekette gerçekleşen üretimle güçlenir. Varsayalım ki piyasada tek bir mal üretiliyor olsun. Mesela elma... 100 kg elmamız var, dolaşımdaki para da 100 tl. Bu durumda 1 kg elma kaç para olacaktır? Elbette 1 tl.

Bu model üzerinden ekonominin gerçek yanı olan üretimi arttırırsanız paranın alım gücü artar. Mesela 100 kg. değil de 200 kg. elma üretirseniz elmanın fiyatı 50 kuruşa düşer. Öte taraftan üretimi azaltırsanız, mesela 100 kg. değil de 50kg elma üretirseniz, elmanın fiyatı 2 TL oluverir. Gerçek olan üretimdir. Para ile ilgili konular ise meselenin sanal boyutudur.

Ekonomistler konuşur, faiz der, döviz kuru der, enflasyon der. Bir çoğu haklıdır da, ancak bunlar sanaldır. Gerçek üretirken dökülen alın terindedir. Elmanın miktarını arttırabiliyor musun yoksa elman azalıyor mu?

Alın terinin hakkını verebiliyorsan işte o yurt yaşanacak yurttur. 28 Eylül 2018 günü Gelir İdaresi Başkanlığı bu ülkede en çok vergi borcu olan 100 kişinin toplam vergi borcunun 30,5 milyar TL olduğunu açıkladı. Bu rakam 6 milyon asgari ücretlinin alnının teriyle kazanıp daha ay başında hiç geciktirmeden maaşından kesilerek ödediği vergiye eşit. Şimdi emek sahipleri için bu yurt yaşanacak bir yurt mudur?

6 milyon kişi 100 kişiden daha mı az değerlidir?


#EURO2024 ve Mali Aldanma

Beni bu yazıyı yazmaya iten şey 30 Kasım 2015 tarihli bir gazete haberi. BBC Türkçe "Hamburg 2024 Olimpiyatlarına Hayır Dedi" diye manşet atmış. Haberin içeriğinde 2024 paralimpik olimpiyatları için Hamburg'ta yapılan referandumda halkın olimpiyatları istemediği sonucu çıkıyor. Muhtemelen benzeri bir referandum Türkiye'de örneğin Euro 2024 için yapılsaydı hayır diyenler çok küçük bir azınlık olur, onlar da vatan haini ilan edilirdi.

Fakat Hamburglular neden olimpiyatlara ev sahipliği yapmayı istemiyorlar? Hayır oyu verenlerin gerekçeleri olimpiyatların belediye bütçesine normalde Hamburg'un ihtiyacı olmayan ek yükler getirmesi.

Buna karşılık Türkiye'de yurttaşlar, kendi ceplerinden finanse edilen bütçeleri genellikle düşünmezler. Bu durum seçmenlerin kültürel özelliğinden ziyade ülkemizin vergi sisteminde gizlidir. Türkiye'de vergi mükellefleri vergi verdiğinin farkına varmaz, vergiyi hissetmezler.  Bu duruma "MALİ ANESTEZİ" adı veriliyor.

Mali anestezi etkisi nasıl vergi sistemine yayılıyor? Türk maliyeciler buna "kazı bağırtmadan yolmak" diyorlar. Kaz nasıl bağırmaz? Şöyle ki; örneğin ücretliler gelir vergilerini stopaj usulü öderler, yani vergi, maaşlarından kesilir, öte yandan vergi gelirlerinin %70'e yakın kısmı ise "dolaylı vergi" denilen KDV, ÖTV, ÖİV, BSMV gibi mal ve hizmet üzerinden alınan vergilerden oluşur. Mükellef bu vergileri fiyat ile karıştırır. Böylece vergi dairesinin yerini bilmeyen vergi mükellefleri cenneti olur Türkiye. (yeri gelmişken değerli maliyeci Ozan Bingöl sosyal medya hesaplarında mali anestezi etkisi ile sıkı bir mücadeleye girişiyor, takip etmenizi öneririm) 

Mali Anestezi etkisinin önemli bir sonucu da MALİ ALDANMA...

Mali Aldanma ise, yurttaşların kamu giderlerini kendi ceplerinden finanse ettiklerini anlamaması sonucu kamu giderlerinin bedava yapıldığı zannına kapılmasıdır. Bu durumda yurttaşlar daha fazla harcama istemekten çekinmeyeceklerdir.

Durumu rasyonel biçimde değerlendiren yurttaşlar, aslında Hamburglular gibi davranmalı, organizasyonun maliyeti ve getirisini hesap etmeli, maliyetin kendi cebimizden çıkacağı bilinmeli. Ancak ülkemizde bunun yerine vaziyeti Haçlı-Hilal savaşına benzetmeyi daha kolay buluyoruz sanırım. :)

Sermaye Yeterlilik Rasyosu (SYR) ve Bad Bank Kavramı nedir?

Öncelikle beni bu yazıyı yazmaya iten haber başlıklarını sizinle paylaşayım.

1. Bakan Berat Albayrak Yeni Ekonomi Programı'nı açıklarken, bankaların tahsili gecikmiş alacakları (TGA) için "yeni bir yapı" kurulması gündeme gelebilir dedi. 20 Eylül 2018

2. İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, İstanbul Sanayi Odası (İSO) meclis toplantısında "bankaların sermaye yeterlilik rasyolarının %13'lere gerilediğini söyledi ve ekledi, Kötü Banka  (Bad Bank) fikri mümkündür, riskler güçlü adreste daha iyi yönetilebilir." dedi. 26 Eylül 2018

3. Moody's Türkiye'den 9 bankanın döviz cinsinden mevduatlarının TL cinsinden mevduatlara oranı arttığı için notunu düşürdü. 26 Eylül 2018

Bu haber başlıkları içinde bütünü belirleyen 2 kavram var, bunlar;
* Sermaye yeterlilik oranı
* Bad Bank


SERMAYE YETERLİLİK ORANI-RASYOSU (SYR) nedir? 

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali sermaye yeterlilik oranının %13'e gerilediğini söylüyor. 2010 yılında bu oran %20 civarındaydı. Öte yandan 2008 küresel ekonomik krizi patlak verdiğinde ABD bankaları için bu oran %7 'ye kadar gerilemişti. Bu rakamlardan yola çıkarak hala Türk Bankacılık sektörünün ağır bir risk barındırmadığını ancak kur artışındaki seyrin yukarı yönlü devam etmesi halinde SYR oranının daha da düşeceğini söyleyebiliriz.

Finansal bir kriz riskini takip eden ekonomistlerin ilk incelediği oranlardan biri SYR. Bankacılık sektörünün itibarını belirleyen Türkiye Bankalar Birliği'nin de tanıdığı BASEL III standartlarına göre SYR oranının %8'inin altına inmemesi gerekiyor.  BDDK'nın bu oran için belirlediği hedef ise %12. Peki bu oran nasıl hesaplanıyor?



SYR =                        Banka özsermayesi                                              
                   Riskteki Aktifler+(Piyasa riskleri+Operasyonel riskler ) x 12,5

Bu matematiksel ifade sözel bir anlatımla özetlenirse, sermayeniz dağıttığınız riskli kredilere yetebilecek düzeyde olmalıdır. Bu oran büyüdükçe sermayenizin kuvvetli, bu oran küçüldükçe sermayenizin zayıfladığı anlamına gelir. Bali'nin açıklamasına göre Türk Bankalarında bu oranın azaldığı anlaşılıyor. Buna karşı alınacak önlemlerden en popüler olanı bankalarının sermaye arttırımına gitmesi olacaktır. Böylece SYO büyüyor. Öte yandan söz konusu riskli krediler yüzünden bankalar kredi vermekten imtina edecektir.

Peki buna karşı devletin atabileceği düzenleyici bir önlem var mı? İşte burada "bad bank" kavramı devreye giriyor.

BAD BANK nedir? 

 Bankacılık sistemindeki riskli krediler yani tahsilatı gecikmiş alacaklar (TGA) bankaların sırtında ciddi bir yük oluşturuyor. Buna karşılık bankaların tespit ettiği bu riskli krediler yeni kurulan bir banka veya finansal kuruluşa devredilirse söz konusu bu finansal kuruluşa BAD BANK deniyor. Peki hangi "piyasa enayisi" riskli kredileri devralmak isteyecektir? Cevap kimse... Bu sebeple bu riskli kredileri devralacak bankanın bir kamu bankası olması gerekir.

Berat Albayrak doğrudan "Bad Bank" kavramını YEP'te zikretmedi, ancak tahsili gecikmiş alacaklar (TGA) için "yeni bir yapı" kurulması fikri tüm iktisatçıların aklına "Bad Bank" kavramını getiriyor. Eğer bankalarının riskli krediler için karşılık ayırması istenmeden kamuya devredilmesi söz konusu olursa bu uygulama aynı zamanda bankacılık sektörünün risklerinin vergi mükelleflerinin sırtına yüklenmesi anlamına gelir. Bali, ekonomik aktörler içinde bu kavramı kullanarak "pandora'nın kutusunu" açmış oldu. Bundan sonra "kötü banka" deyimini daha sık duyabiliriz.

Yoksulların Bilmediği Krizden Çıkış Yolları

Türkiye'de toplam gelirin yaklaşık olarak %20'si tüketilmiyor, başka bir deyişle tasarruf ediliyor. 2018 yılı için 750 milyar $ toplam gelirimizin olduğunu düşünürsek bu gelirin 600 milyarı tüketilecek, geri kalan 150 milyar $'ı ise tasarruf edilmiş olacaktır.

Bu 150 milyar $ kimin parasıdır ve nerede saklanır? Kendinizden pay biçin. Aylık veya yıllık gelirinizin ne kadarını tasarruf ediyorsunuz. Yani para biriktirebiliyor musunuz? Biriktiriyorsanız, bu 150 milyarın bir kısmında sizin de payınız var demektir.

Şimdi yeni bir soru, biriktirdiğiniz parayı nerede saklıyorsunuz? Türk Lirası'nın sürekli değer kaybettiği bir atmosferde paranızı TL cinsinden evde tutmak akıllıca bir davranış değildir. Bunun yerine paranızı bankaya yatırabilir, döviz alabilir, tahvil-bono veya hisse senedine çevirebilirsiniz.

Bunları okurken, bir kısmınız "ancak o kadar param" yok diyebilir. Tasalanmayın, bu yazı parası olanların bu krizden nasıl "yırttığını" anlatmak için yazılıyor. Eğer para biriktiremiyorsanız ve hükümet sizden fedakarlık bekleyen açıklamalar yapıyorsa sizin için vaziyet pek hayra alamet değil. Ama tasarrufunuz varsa yani zenginseniz, alabileceğiniz risklerle orantılı biçimde para kazanma ihtimaliniz de artar. Böylece bu krizden hasarsız çıkabildiğiniz gibi ekstra para da kazanabilirsiniz. Unutmayın ne kadar çok risk alırsanız o kadar çok para kazanırsınız. Peki neler yapabilirsiniz?

1. Döviz Mevduat hesabı açabilirsiniz. 

Tasarruf ettiğiniz parayı bir bankaya götürüp, bu parayla döviz cinsinden mevduat hesabı açabilirsiniz. %2-3 bandında bir faiz geliri elde etmenin yanı sıra aynı zamanda kurdaki değer artışlarından da faydalanırsınız.

2. TL mevduat hesabı açabilirsiniz. 

Tasarruf ettiğiniz parayı "yerli ve milli" davranarak TL'de tutarak bankaya yatırabilirsiniz. Bu durumda kurdaki değer artışından faydalanamazsınız fakat %26-27 lik mevduat faizlerinden istifade edebilirsiniz. Burada dikkat etmeniz gereken gösterge beklenen enflasyon olmalı. Eğer bankanızın size teklif ettiği faiz oranı beklenen enflasyonun altındaysa reel olarak para kaybedersiniz. Böyle bir getiriyi tercih etmeyin. (Beklenen enflasyonu sizler için TCMB tahmin eder.)

DİKKAT: Eğer tasarrufunuz 200 bin tl üzerindeyse, tavsiye odur ki, bankaların şubeleri ile iletişime geçmektense , özel bankacılık birimleriyle iletişime geçiniz. Bu şekilde hem daha fazla faiz getiri elde eder, hem de kimi kampanyalardan faydalanabilirsiniz.

TL mevduat hesabı, alternatifler içinde en az riskli olanıdır. Çünkü günün sonunda ana paranıza bir halel gelmez. Ana paranın üzerine faiz geliri elde edersiniz. Risk düşük olduğu için malesef getirisi de düşüktür. Yine de %26-27 getiri az değil. :)

3. Tahvil-Bono satın alabilirsiniz. 

Tahvil ve bonolar borçlanma kağıtlarıdır. Tahvilden kasıt uzun vadeli (1 yıldan uzun) borçlanma kağıdı, bonodan kasıt ise kısa vadeli (1 yıldan kısa) borç kağıdı olmalarıdır. Paranızı bu kriz günlerinde 90 veya 180 günlük banka bonoları alarak tutabilirsiniz. Bu bonolar arzu ederseniz sizlere eurobond şeklinde döviz cinsinden de satılabilir. Böylece kurdaki olası değer artışından da istifade edebilirsiniz. Eğer banka bonolarını tercih etmiyorsanız, devletimizin ihraç ettiği hazine bonolarına veya devlet tahvillerine yönelebilirsiniz.

Tahvil ve bono da risk açısından mevduata benzerler. Riski ve dolayısıyla getirisi düşüktür. Yılda yalnızca %25 bandında getiri elde edersiniz. Ancak unutmayın bunun yaklaşık olarak %23-24'ü enflasyon nedeniyle eriyecektir.


4. Gayrimenkul satın alabilirsiniz. 

Bu iş ciddi anlamda uzmanlık gerektiriyor. Gayrimenkulü satın alırken hem değerinin üzerinde para vermemek gerekiyor, hem de ilerideki değer artışını öngörmek gerekiyor. Ancak bir yatırım danışmanından tavsiye alarak girilen konut yatırımı son derece karlı olabilir. Dikkat ederseniz gayrimenkul yatırımı, mevduat-tahvil-bono'dan daha risklidir. çünkü günün sonunda anaparanızın da azalma ihtimali bulunur. Bu sebeple getirisi tahvil-bono- mevudattan daha fazla değilse, gayrimenkul yatırımı tavsiye edilmez.

Bunun yerine bankaların Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO)  dedikleri şirketlerin hisse senetlerinden alarak, gayrimenkul getirisi de elde edebilirsiniz. Bu şekilde sizler adına doğru yatırımı yapmaya çalışan bir yatırım danışmanınız olmuş olur.

5. Borsaya girebilirsiniz. 

Riski çok olmakla beraber, getirisi de aynı derecede yüksek olabilir. Burada ana paranızın da bir kısmını kaybetme riskiniz bulunuyor. Eğer ki riski azaltayım derseniz. BİST30 kağıtlarından satın alabilirsiniz. BİST30 Borsa İstanbul'da işlem gören en büyük 30 şirketin hisselerinden oluşan bir portföydür.

Bunun yanı sıra borsa işlemleri yapmak günün 24 saatini ayırmanız gereken bir iş olduğundan kendinize bir yatırım danışmanı tutmalısınız. Bu sayede şirketlerin bilançolarını, yatırım kararlarını sermaye yeterlilik oranlarını takip eden bir danışmanınız tasarrufunuza yön verecektir.

6. Altın alabilirsiniz. 

Yine mevduat-bono-tahvil'den daha risklidir, çünkü anaparanızın erime ihtimali bulunur, bu sebeple getirisi de daha çok olmalıdır. Eğer altından beklediğiniz getiri yıllık %25'in altındaysa böyle bir yatırım doğru olmaz.

Öte yandan artık günümüzde altın mevduat hesabı da açtırabilirsiniz. Hem altın fiyatlarındaki artıştan getiri elde etmiş olur, hem de altın tutarınıza bir de faiz geliri elde edebilirsiniz.


Buraya kadar okuduktan sonra "ancak param yok, ben ücretli bir çalışanım" diyorsanız, krizin yükünü siz çekeceksiniz demektir. Hatta daha acıklısı yukarıdaki alternatiflerden getiri elde edenler sizin ürettiğiniz değerden getiri elde ediyorlar. Velev ki 100 liralık bir mal veya hizmet üretiyorsanız bunun 50 lirası size ücret olarak ödeniyor, 20 lirası işverenin cebine kar olarak giriyor, 30 lirası da işvereninize borç veren bankanın cebine gidiyor. Banka elde ettiği 30 liranın 25 lirasını ise kendisine mevduat hesabı açtıran zengine ödüyor. Yani işin sonunda 25 liralık getiri elde eden mevduat sahibi aslında sizin ürettiğiniz mal ve hizmetten nemalanmış oluyor.

İşçi ücretleri işçilerin cebinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonundan ödensin diyenleri duyunca söz konusu "açgözlülük" karşısında böyle bir yazı kaleme aldım.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Enflasyon Vergisi ve La Casa De Papel

Ekonomi öğrenmeye başlamak "devlet, borçlarını neden para basarak ödemiyor" sorusunu sormamızla başlıyor çoğu zaman.

Bu sorunun cevabını şu şekilde örneklendirelim; varsayalım ki bulunduğunuz muhit, (mahalle, köy veya semt) dışarıya kapansın ve gökten zembille herkesin cebine 100 bin tl konsun. Ardından bir anda telefonlarınız çalsın, eşiniz, arkadaşlarınız, aileniz size maaşlarında olağanüstü bir zam aldıkları müjdesini versinler. Bütün çevreniz ayda ortalama 150 bin tl kazanmaya başlasın.

Örneği 1 saniye düşünelim ve soralım. Bu durumda zenginleştik mi?

Birçoğunuzun cevabı evet olabilir. Ancak bu semtte şöyle bir dolaşalım isterseniz. Bir kahveye oturun, bir çay söyleyin, fiyatının ne olacağını düşünüyorsunuz? Artık 1 liraya çay hayaldir. İnsanlar serbest piyasa sisteminde mal ver hizmetleri satın alabilmek için rekabet ederler. Herkesin çok parası olduğu böyle bir örnekte çay da çok pahalı olacaktır. Başka bir deyişle para miktarının artması demek, satın alabildiğiniz mal miktarının artması demek değildir.

Ancak; şimdi örneği biraz değiştirelim. Gökten zembille yalnızca sizin cebinize 100 bin tl konsa, bu sizin zenginleşmeniz anlamına gelirdi. Çünkü diğer insanlara karşı çok ciddi bir rekabet gücü kazanmış olurdunuz.

Devlet para basarak gelir elde edebilir mi? Elbette edebilir, ama bu çok ahlaksızca olurdu. Bu durumda devlet zenginleşecek, ancak enflasyon yüzünden siz fakirleşecektiniz. Bu sebeple devletlerin para basarak gelir elde etmesine senyoraj geliri veya Enflasyon vergisi denmektedir.

La Casa de Papel dizisini hatırlayın, AB merkez bankasının para basarak bankalara likidite enjeksiyonu yapmasına karşı bir grup eylemci darphaneyi soyarak tepki gösteriyordu. Enflasyon çoğu zaman görünmez. Enflasyon bir anda oluşmaz, enflasyon yaratılır. Neden olduğu piyasadaki para miktarı ile ilgilidir.


Gini Katsayısı Nedir?

Gini katsayısı bir ülkenin gelir dağılımına ilişkin veri sunan en temel sayısal ifadedir. İlk kez 1912 de Corrado Gini tarafından geliştirilmiştir.

Aslında Gini Katsayısının temeli gelir dağılımına ilişkin bir başka çalışma olan Lorenz analizinden türetilmiştir. Aşağıdaki şekil incelendiğinde Lorenz Eğrisinin Toplam gelirin nüfusa nasıl dağıldığını gösteren bir şekil olduğu fark edilecektir. Kırmızı çizgi eş bölüşüm doğrusu veya mutlak eşitlik doğrusu adıyla anılır. Mavi eğri ise gelir dağılımındaki bozulmaları ifade eder. İşte Gini katsayısı şekildeki A bölgesinin A+B bölgesine oranlanmasıyla bulunur.




Matematiğin kuralı gereği A/A+B gibi bir ifade A ve B pozitif sayılar ise 0 ile 1 arasında değer alır. Bu ifadenin 0 olması demek şekildeki mavi çizginin kırmızı çizginin üzerinde çizilerek A bölgesinin ortadan kalkması demektir ki bu da gelir dağılımında mutlak bir eşitliği ifade eder. Bu durumda herkes o ülkenin kişisel geliri kadar gelir elde edecektir.

1 olması ise toplam gelirin tek bir kişinin elinde toplandığı en eşitsiz durumu oluşturur.

Yani Gini katsasayısının 0'a yaklaşması iyi, 1'e yaklaşması kötüdür.

Türkiye OECD ülkeleri arasında en kötü gelir dağılımına sahip 3. ülkedir. (en kötü, şili ve meksika)

Talep esnekliği ve Bein Sport

Talep kanunu der ki, bir malın fiyatındaki yukarı yönlü değişimler, mala dönük talebi azaltır. Ancak fiyattaki değişimler her malın talebini aynı oranda değiştirmez. Örneğin zorunlu bir mal olan suyu ele alalım. Su ne kadar pahalı hale gelirse gelsin, insanlar su tüketmeye devam edecektir. Ancak örneğin zorunlu olmayan bir mal olan pastada durum biraz daha farklı.

Özetle talep esnekliği bir malın fiyatındaki %1 değişimin talep edilen miktarda % kaç değişiklik olduğunu göstermektedir. 
Matematiksel ifade ile, 

talep esnekliği= Talep edilen miktardaki değişim / fiyattaki değişim ile bulunabilir. 

Bu formülden yola çıkarak örneğin suyun talep esnekliğinin 0'a yakın olduğunu söyleyebiliriz. 


Gelelim Bein Sport'un durumuna. Bilmeyenler için Bein Sport spor müsabakalarının yayıncı tekeli. Şampiyonlar ligi maçlarını Türkiye'de yayınlayabilmek için UEFA'dan maçın haklarını euro cinsinden satın alıyor. Bu haliyle Bein Sport, UEFA ile kurduğu ilişkide tüketici (talep eden) pozisyonunda. Öte yandan, Bein Sport bu maçı Türkiye'de yayınlayarak reklamlardan TL geliri elde ediyor. Bu haliyle Bein Sport, biz taraftarla kurduğu ilişkide üretici (arz eden) pozisyonunda. 

Maç yayınları zorunlu yani biolojik hayatın devam edebilmesi için şart olan bir mal olsaydı mevcut durumda hiç bir sorun çıkmayacaktı. Çünkü Bein Sport artan maliyet artışını aynen fiyata yansıtabilecekti. Ancak maç yayınlarının talep esnekliği yüksektir ve fiyat değişimlerine duyarlıdır. Bu sebeple Bein Sport bir su satıcısı gibi rahatlıkla fiyatını arttıramaz. Maliyet artışını doğrudan fiyata yansıtamaz.  Bein Sport'un satın alma maliyetleri kurdaki yukarı yönlü dalgalanma yüzünden artmakta, öte yandan gelirleri de TL değer kaybettiği için azalmaktadır. Bu tip durumlarda şirketlerin rasyonel davranışı "kar yoksa üretim de yok" diyerek piyasadan çekilmektir. 

Enflasyonist kriz ortamlarında yatırım yapılacak en verimli sektörler zorunlu mal ve hizmetlerin yani talep esnekliği düşük malların sektörleridir. Yakın zamanda ithalata bağımlı ve talep esnekliği yüksek mal satan elektronik eşya, ithal giyim vb. sektörlerde daha büyük iflaslar göreceğiz. 


Santa Claus Sendromu (SCS) Nedir?

Türkiye'nin mali yapısını incelerken karşımıza çokça çıkan veya çıkması gereken kavramların başında Santa Claus Sendromu gelmektedir. Santa Claus bildiğiniz üzere Noel Baba'yı ifade ediyor. Literatür biraz da esprili bir dille kamunun yaptığı harcamaların vatandaşlarca hediye olarak zannedilmesine Santa Claus Sendromu adını vermiştir.

Teknik bir ifade ile SCS vatandaşların kamu harcamalarının alternatif maliyetini algıyamama sorunudur. Vatandaşlar kamu harcamalarının kendi ceplerinden çıkan vergilerle yapıldığını çözememe sonucunda daha fazla kamu harcaması talep ederler. Başka bir deyişle kamu hizmetini bedava zannederek hizmetin gerekliliğini tartışmazlar. Kamunun yaptığı harcamalar bedava zannedilirse, bütçe verimsizleşir, denetim demokratik mekanizmalardan gittikçe uzaklaşır. Sendrom mali anesteziden beslenir popülizmin önünü açar.

http://www.diken.com.tr/camlicadaki-caminin-altin-heykeli-yapildi-maliyeti-32-milyon-lira/

Yukarıdaki haberde, Santa Claus etkisini açıkça görmekteyiz. Üsküdar belediyesi, belediyenin sergi salonunda 233 kg altın kullanılarak yapılan bir cami maketini sergilemektedir. Vatandaşların çoğu bu hizmetten memnundur. Halbuki bu cami maketinin alternatif maliyetleri bir veya birkaç okul yaptırmak bir kütüphane veya laboratuvar oluşturmak olabilirdi.

Orta Vadeli Program Ne demektir?


Orta Vadeli Program nedir?

Orta Vadeli Program, mali mevzuatımızda bütçe hazırlık sürecinin ilk aşaması olarak tanımlanan, 3 yıllık makro ekonomik göstergeleri, iktidarın hedeflerini ve politika çerçevesini belirleyen metindir. 5018 Sayılı kanuna göre Eylül ayının ilk haftasının sonuna kadar açıklanır.* Bu süreçte yetkili kurum değişen anayasa ile Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Bütçe ve Strateji Başkanlığı oldu. Eskiden yetkili kurum Kalkınma Bakanlığı idi.

OVP'nin önemi nedir?

OVP sayesinde ekonomik aktörler (üreticiler, tüketiciler ve dış alem)  hükümetin 3 yıllık beklentilerini, hedeflerini ve neler yapacağını öğrenirler ve bu hedefler doğrultusunda hareket ederler. Örneğin OVP'de ortaya çıkan enflasyon beklentisine göre piyasadan borçlanır veya piyasaya borç verirler.

Önümüzdeki OVP'den beklenen nedir?

TCMB'nin 13 Eylül'deki şok faiz arttırımı ile daraltıcı para politikası ile enflasyonla mücadeleye girişti. Fakat daraltıcı para politikasına karşılık bütçe açıkları aynen devam ederse TCMB'nin daraltıcı politikası etkinliğini kaybediyor. Bu sebeple tıpkı para politikasında olduğu gibi maliye politikasında da (yani bütçede) sıkılaşmaya gidilmesi bekleniyor. Bunun anlamı ise daha fazla vergi fakat daha az harcama oluyor. Cumhurbaşkanı'nın 15 Eylül'de yatırımları durduracağız mealindeki açıklama da daraltıcı maliye politikasının sinyallerini veriyor.  OVP ve ondan 1 hafta sonra açıklanacak olan Orta Vadeli Mali Plan'da hangi harcamaların kısılacağı, hangi vergilerin arttırılacağı ve ekonomik göstergelerdeki beklentileri öğrenmiş olacağız.

*OVP'nin açıklanması geciktikçe ekonomik aktörlerin hükümete olan güveni kayboluyor. Zira eylül ayının ilk haftasının sonuna dek açıklanması kanun tarafından hükme bağlanmış bu metin 17 eylül itibariyle henüz yayınlanmış değil. Bu durum ekonomi yönetiminin kararlı olmadığı izlenimi uyandırıyor.

Enflasyon, deflasyon , işsizlik nedir?

Sorularla ekonomi; Enflasyon, deflasyon, işsizlik nedir?

Ekonomik istikrar bir piyasada fiyatlar genel seviyesinin yükselme veya düşme eğiliminde olmaması ve bununla beraber tam istihdamın sağlanması durumudur. Bunun dışındaki durumlara ise ekonomik istikrarsızlık adı verilir. Yani Ekonomik istikrarsızlık durumunda piyasalarda enflasyon veya deflasyon görülürken bunlara işsizlik eşlik eder.

Bir piyasada alınıp satılan mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki yükselmeye enflasyon, düşmeye ise deflasyon adı verilir. Ancak günümüzde %1-3 bandındaki enflasyon yani ılımlı enflasyon piyasaların işleyişi açısından olumlu kabul edilir bu sebeple ekonomik istikrarsızlık olarak kabul edilmez.

Öte yandan aktif işgücü (15-65 yaş arası)  içinde olan, cari ücret seviyesinde çalışmaya razı olmakla beraber iş bulamayan kişilere de işsiz diyoruz. Bu işsizleri belli bir üretime katılan veya katılmaya hazır işgücüne oranlarsak bulduğumuz oran ise bize işsizlik oranını veriyor.

İŞSİZLİK ORANI= İŞSİZ SAYISI / İŞGÜCÜ

Fakat istihdama ilişkin tek önemli veri işsizlik oranı değildir. Dikkat ederseniz işsiz olabilmeniz için iş arıyor olmanız gerekir. Ancak örneğin ev hanımları, örneğin öğrenciler, örneğin iş aramaktan bir sebeple vazgeçmiş kişiler işgücü içinde olmakla beraber çalışmamaktadır. işte bu veriye ulaşabilmek adına işgücüne hangi oranla katıldığımızı inceleriz.

    İŞ GÜCÜNE KATILIM ORANI = İŞGÜCÜ / ÇALIŞMA ÇAĞINDAKİ NÜFUS

İş gücüne katılım oranı ne kadar yüksekse emeğin iş hayatına girme önündeki engelleri o denli düşüktür denebilir, ancak iş gücüne katılım oranı düşükse o ülkede ya çok zengin doğal maden yatakları vardır (BAE, Suudi Arabistan vb) ya da toplumun belli bir kesiminin işgücüne katılmasının önünde ciddi engeller vardır. Kadınlar gibi...

Mali Anestezi Nedir veya Affedersiniz Vergi Dairesi Nerede Acaba?

Mali anestezi nedir?

Mali anestezi vergi ödeyen kişilerin vergi ödediğini farkına varmaması sorunudur. Sağlıklı işleyen bir vergi sisteminde vergi mükellefleri ödedikleri verginin cinsi ve tutarını bilmelidirler. Aksi halde farkına varılmadan alınan vergilerle finanse edilen bir devletin vatandaşları kamu hizmetlerini iktidar sahiplerinin cebinden karşıladığı ve bedava olduğu fikrine kapılırlar ki bu durumda hep daha fazla kamu harcaması talep ederler. Bu duruma ise mali aldanma diyoruz.

Mali anestezi Türk Vergi Sistemi’nin de temel sorunudur. Türkiye’de ücret geliri sahibi biriyseniz bağlı bulunduğunuz vergi dairesini görmeden yıllarca yaşayabilirsiniz. Çünkü geliriniz için alınan vergi ücretinizden kesilerek tahsil edilir. Bu tahsil yöntemine de stopaj adı verilmektedir. Örneğin bugün 2018 yılı itibariyle bekar bir asgari ücretliye aylık gelirini sorduğunuzda size 1603 TL diyecektir. Buna karşılık 2018 yılında asgari ücret 2029 tl’dir. Ancak bunun çeşitli kesintileri stopaj yoluyla ücretliden kesilmektedir. Aşağıda asgari ücretlinin muhatap olduğu kesintileri görmektesiniz.

Asgari Ücret 2018 Yasal Kesintileri
(01.01.2018 - 31.12.2018)

Brüt Ücret
2.029,50 TL

Sigorta Primi İşçi Payı
284,13 TL

İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı
20,30 TL

Gelir Vergisi Matrahı
1.725,08 TL

Gelir Vergisi
258,76 TL

Damga Vergisi
15,40 TL

Kesintiler Toplamı
578,59 TL



Ücretli kişiler, yani emeği ile geçinen milyonlarca insan, vergi ödemek için Vergi dairesine gitmez, Vergiyi ücretlerinden kesilen stopajlarla öderler ve çoğu zaman ödediklerinin farkında değillerdir.




Enflasyon ile Büyüme arasındaki ilişki ve trade off

Trade off, malesef Türkçeleştirirken zorlandığımız bir iktisadi kavram. Öyle arada derede kalan bir kavram da değil, son derece önemli ve iktisat biliminin de neredeyse temelini teşkil ediyor. Türkçeleştirmeye çalışsak, takas etmek, değiş tokuş etmek gibi çevrilebilir.

Ekonomi biliminde trade off bir karar verdiğinizde başkaca şeylerden vazgeçme zorunluluğunuzu ifade ediyor. Fırsat maliyeti (oportunity cost) kavramına benziyor. Halbuki fırsat maliyeti bir ekonomik kararı alırken vazgeçtiğiniz en yüksek faydayı ifade eder. Arada ince bir nüans var.

Ekonomik kararların tümüne içkindir trade off kavramı, mesela daha fazla kamu harcaması isterseniz daha fazla vergi ödemeyi göze almalısınız veya potansiyelin üzerinde büyümek isterseniz cari açık veya bütçe açığını göze almak zorundasınızdır.

Ya da günümüzü ilgilendiren çok güzel bir örnek, enflasyon ile mücadele etmek isterseniz, büyümekten vazgeçmek durumunda kalırsınız. Büyümekten vazgeçilmediği takdirde enflasyon sorunu ile başa çıkılamıyor.

Türkiye ekonomisinin 13 eylül'de yaşadığı da bu tercihin bir uzantısı oldu. Büyüme hedefinden vazgeçilerek, enflasyonla mücadele edilme kararı alındı. Tabii yalnızca enflasyonla mücadele değil, aynı zamanda kısa vadeli döviz cinsinden borçların geri ödenememesi riski yüzünden de faiz artışına gidildi. Faiz arttırarak uygulanan daraltıcı para politikasını, daraltıcı maliye politikası yani vergi arttırıp harcama kısan böylece bütçe açığını kapatan politika takip edecektir. Önümüzdeki günler büyümenin 0'a yaklaşacağı belki bazı aylar negatif seyredeceği günlere gebe.

Yani enflasyon ile büyüme arasında bir trade off ilişkisi var.

TCMB'nin faiz kararı sonrası ekonomik öngörüler ve demokratik muhalefetin görevleri.

13 Eylül 2018...

Piyasanın gözünü diktiği TCMB PPK faiz oranı düzenlemesini açıkladı. Rekor denebilecek bir artışla 625 baz puanlık bir faiz artışı geldi. Peki böylesi bir faiz artışı ana hatlarıyla ne anlama geliyor? Bu durum kısa vadede (1 yıl içinde) cebimizi nasıl etkileyecek?

Öncelikle TCMB'nin eylül ayı başında yaptığı enflasyonla her türlü aracı kullanacak biçimde kararlı mücadele sinyali sonraı radikal bir müdahale geleceği bekleniyordu. Beklentilerin de üzerine çıkan böylesi bir müdahale dolar kurunu 6 TL'ye kadar geriletti.

Merkez Bankalarının enflasyon ile mücadele ederken kullandıkları temel mücadele metodu daraltıcı para politikasıdır. Bu politika ile faizler yükseltilerek piyasaya sürülen yerli para miktarı azaltılır. Azalan şeyin değeri artar. Böylece yerli paranın alım gücü artarak enflasyon frenlenmiş olur.

Ancak ekonomi politikası enflasyon ile kararlı bir mücadeleyi hedefliyorsa, daraltıcı para politikasına daraltıcı maliye politikasının da eşlik etmesi gerekir. Yani piyasadaki para miktarı azaltılırken TCMB kadar önemli bir diğer unsur da hazinenin gelir ve giderleridir. Eğer bütçe giderleri bütçe gelirlerinden fazla olursa yine piyasadaki para miktarı artacak ve TCMB'nin daraltıcı politikası işe yaramayacaktır.

O halde, bizi bekleyen ve hane halkını daha çok ilgilendiren bu politikanın takipçisi bütçe politikası olacak. Beklenen o ki, vergiler artacak, harcamalar kısılacak. Ancak hangi vergilerin artacağı, hangi harcamaların kısılacağı muhalefetin ilgi alanına girmek zorunda. Yoksullar üzerindeki vergilerin artacağı, yoksullara dönük progresif harcamaların kısılacağı öngörüsü üzerinden muhalefetin Türkiye'deki kimlikler üzerinden yaşanan kutuplaşmayı kıracak ve sınıf eksenli bir politikayı benimsemesi şarttır.

Kısa dönemde Türkiye'deki sinir uçlarına dokunmanın (Kürt sorunu, LGBT, AB ile ilişkiler, Muhafazakarlık vs..) muhalefet güçlerini yavaşlatacağını düşünüyorum. Önümüzdeki günler yoksullara, kapitalizmi teşhir etme dönemidir.

Hepimize kolay gelsin.


Bir İktisat/Maliye Anlatıcısı'nın Kısa Anıları- Türkiye gibi kapitalizme kafa tutan bir ülke

İşim gereği bir çok ile gidip üniversite mezunları veya mezun adaylarına iş ve kurum sınavlarına hazırlık için Maliye ve Para/Banka dersi veriyorum. Tabii bu durum bana hem memleketin pek çok ilini görme hem de bu pek çok ilin "okumuşlarını" tanıma şansı veriyor. Ne zamandır da biriktirdiğim anıları bir tarafa yazasım var. Bu yazı belki de başkaca yazılara vesile olur.

Bu zamana dek, derslerde yaşadığım tecrübeleri özel dialogları hariç tutarak yakın çevremle paylaşıyorum. Çünkü benim durumum biraz tuhaf... Şöyle ki, üniversiteye yeni başlamış alan bilgisi yetersiz öğrencilerle akademisyen sıfatıyla değil, lisans eğitimlerinin sonuna gelmiş mezun veya mezun adayları ile anlatıcı sıfatıyla muhatap oluyorum. Bu sebeple bu işe başladığım birkaç yıl öncesine kadar beklentim biraz yüksekti. Ne de olsa karşımda iktisat veya maliye bölümü mezunları vardı ve artık mesleğe atılmaya hazır durumdaydılar. Ancak zaman içinde deneyimleyerek fark ettim ki, memleketin "iktisadi ve idari bilimler fakültelerinde" öğrenciler öğrenme namına çok az şey yaşıyorlar.

İl ve üniversite isimleri bende saklı kalsın, zaten bahsettiğim, ülkenin geneline ait bir durum ve katiyen tek başına "Türk eğitim sisteminin mağduru olan öğrencilerin" suçu değil. Çünkü 4 yıllık lisans eğitiminde yazılı sınavı yasaklayarak bütün sınavları test haline getiren fakülteler gördüm. Dolayısıyla bu fakültenin mezunları eğer ki özel bir çaba içine girmiş değillerse hem okuduğunu anlamakta hem de düşündüğünü ifade etmekte elbette zorlanıyorlar.

Buna rağmen ülkenin atmosferi ile de ilgili olarak son derece politikler. Bu politiklik kutuplaşmadan kaynaklı son derece utangaç dile geliyor fakat İİBF mezunu olmanın verdiği cesaret de yok değil.
1-2 sene evvel yeni girdiğim bir sınıfta Maliye dersinin içeriğini (biraz da ilgi çekecek biçimde) tanıttıktan sonra teneffüse çıktık. Öğrenci arkadaşlardan biri yanıma gelerek;

- Hocam, benim bu konulara ilişkin çok ilgim var. Kendimce fikirlerim de var, dedi.

Ben böyle şeyler duyunca tabii ki mutlu oluyorum. Ne kadar hoş, peki ne gibi fikirler bunlar diye sordum.

- Hocam kapitalizm çok kötü, komünizm de çok kötü. İkisinin arası bir ekonomik model sizce nasıl olur?

- Nasıl mesela?

- Hocam tam olarak Türkiye'nin ki gibi, bir yandan özel sektör var ama öte yandan kapitalizme kafa tutan bir devlet var.

Böyle anlarda eskiden dumura uğrayıp cevap vermeye çalışıyordum. Artık böyle bir uğraşım yok. Bu tip durumlarda genellikle "neden olmasın" diyorum. Ancak biraz da hatıra biriktirme merakımla bazen karşımdakini konuşturmayı seviyorum.

- Peki Türkiye kapitalizme nasıl kafa tutuyor? Ne yapıyor bunun için?

- Hocam sonuçta kapitalizm islamiyete düşman bir sistem. Türkiye'de hem özel girişim var, hem de örneğin baş örtüsü ile üniversiteye girilebiliyor. Mesela Türkiye müslüman ülkelere yardım ediyor, Irak'ta o kadar müteahhitimiz var. Kapitalist ülkelerin hiç biri müslüman ülkelere yardım etmiyor, edemez de zaten, işin doğasında islam düşmanlığı var sonuçta...

Böyle cevaplar karşısında ne diyeceğimi şaşırıyorum. Neresinden tutmam gerektiğini kestiremiyorum. Hafif bir sessizlik oluyor. "öyle tabii" diyebiliyorum yalnızca... Siz olsanız nasıl cevap verirdiniz bir düşünün. :)

Yazının sonuna bir kitap tavsiyesi ekleyelim, hoşluk olsun.

Ha-Jong Chang --> Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey









5 soruda Ekonomiden Hiç Anlamayanlar için 2018 krizinin kısa özeti

7 Ağustos 2018 sabahının erken saatlerinde dolar kuru 5.42 TL’yi gördü. Bundan çok değil bir kaç ay önce Mayıs ayında kurun değeri 4 TL idi. Peki ne oluyor da dolar kuru böylesi yükseliyor, dahası 3 ay gibi kısa bir sürede ulusal paranın %30 değer kaybetmesinin sonuçları nelerdir?
1. DOLAR NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ ve NEDEN DEĞER KAZANIYOR?
Halkın diline pelesenk olmuş bu ifade esasında bir yanılgıyı da büyütüyor. Aslında dolar yükseliyor ifadesinden daha arı olan ifade, TL değer kaybediyor olmalıydı. Çünkü yalnızca dolar yükselmiyor, yabancı paraların tümü TL karşısında değerleniyor. Veciz bir ifade, su yükselmiyor, gemi batıyor…
Yabancı para mevhumu yüzyıllardır dünya ekonomisinin bir sorunu olagelmiştir. Bundan yüzyıllar önce iki ayrı ülkenin ticaret yapmasını kolaylaştıran çözüm altındı. Paraların üzerinde her ne kadar o ülkenin saltanat gücünün sembolleri olsa da mal değişiminde kullanılan geçer akçe altın veya gümüş gibi değerli madenlerdi.
Fakat özellikle coğrafi keşiflerden sonra Avrupa’da biriken altın para bolluğu bu altınların güvenliğinin nasıl sağlanacağı sorusunu da beraberinde getirdi. Buna karşılık 16. yüzyılda İngiltere dahiyane bir formül buldu. Altın sahipleri altınlarını Kral’ın güvencesindeki bankaya yatıracak (Bank of England-BOE) banka da altın yatıranlara bir kağıt makbuz verecek. İşte bu kağıt makbuzlar daha sonraları Banknot adını alacak değişim aracının ilk örneği oldular. Gel zaman git zaman tüm ülkeler yavaş yavaş altının kağıt karşılığı Banknot sistemine geçiş yaptılar. Ülkemizde de ilk kağıt para 1840 yılında bastırıldı ve adına Kaime dendi. Anadolu insanı hala “gayme” ifadesini kullanır.
Ancak kağıt para sisteminin gelişmesiyle ortaya bir sorun daha çıktı. Ülkeler merkez bankaları rezervlerinde bulunan altın karşılığı kadar kağıt para basıyorlar fakat karşılığı olmayan para da basabilirler mi? İşte bunu denetleyecek bir mekanizma 2. dünya savaşı sonuna dek oluşamadı. Ta ki 1944 Bretton Woods konferansına kadar…
Bu konferansta galip devletler ABD ve İngiltere kağıt para sisteminin yarattığı sorunları çözecek bir formülde uzlaştılar. Buna göre doğrudan altın karşılığı olan para ABD doları ilan edildi ve 1 ons altın = 35 dolar olarak belirlendi. Bunun anlamı, Amerikan Merkez Bankası’na eğer ki 1 ons altın verirseniz o size 35 dolar vereceğini veya 35 dolar verirseniz size 1 ons altın vereceğinin garantisini vermekteydi. Peki ya diğer ulusal paralar? Onların doğrudan altın karşılıkları bulunmamakla beraber dolar karşılıkları bulunacaktı. Yani uluslararası ticarette kullanılan kilit rol Dolar’ın elindeydi. Sistemin denetimi de Bretton Woods ikizleri olarak adlandırılan IMF ve Dünya Bankasına düşüyordu. Türkiye’de 1947 yılıyla beraber batı bloğunun para sistemine böylece dahil oldu. Türkiye sisteme dahil olduğunda 1dolar =2.8 tl idi ve kur sabitti. Yani Bretton Woods sisteminde bir inip bir çıkan yerli paralar yoktu, uluslararası sistemin kabul ettiği sabit kurlar ile işlem yapılıyordu. (1958 devalüasyonu ile 1 dolar=9 tl olacaktır)
Dikkatli değerlendirildiğinde sistemin ABD’nin tuttuğu iple yaşadığını fark ederiz. Ya ABD karşılığı olmayan para basarsa ne olacaktır? Bu durumda sistemdeki tüm yerli paralar dolar değer kaybettiği için değer kaybedecektir.
Ve korkulan oldu, 1960’ların sonunda ABD kendi cari açığını para basarak kapatmaya başladı ve ABD doları devalüe edildi. Buna karşılık önce Avrupa ülkeleri daha sonra ise diğer ülkeler Bretton Woods sisteminden çıktıklarını deklare ettiler. Bu “de facto” durum ise altın standardını bitirip itibari para sistemini doğurdu. 1970’lerle beraber bir paranın değerini o paranın miktarı ve talebi belirlemeye başladı. Günümüzde de vaziyet budur.
Günümüzdeki para sistemine göre piyasadaki para miktarı artarsa paranın değeri düşer, para miktarı azalırsa paranın değeri artar. Örneğin, Türkiye piyasasında dolar miktarı artarsa dolar değer kaybeder, dolar miktarı azalırsa dolar değer kazanır.
O halde günümüzde Dolar, TL karşısında değer kazandığına göre, buradan çıkacak sonuç Dolar miktarının azaldığı veya Dolar talebinin arttığıdır. Azalan şeyin değeri artar.
2. DOLAR NEDEN AZALIYOR?
Türkiye’nin dışarıdan satın aldığı mal ve hizmetler dışarıya ihraç ettiği mal ve hizmetlerden fazla. Çok ithalat yapıyoruz fakat buna karşılık ihracatımız ithalatı karşılamıyor. Buna dış ticaret açığı deniyor. Dünya ticareti Dolar ile yapıldığı için bu açık ülkedeki dolar miktarını azaltıyor.
Dış ticaret açığının yanı sıra ülkemize gelen yabancı sermayeye kar ve faiz ödemeleri ve bazı karşılıksız ödemeler yapıyoruz. İşte tüm bunları topladığımızda ortaya çıkan açığa “Cari Açık” adı veriliyor. Cari açığın bu sene 52 milyar dolar olacağı söyleniyor. Peki bu cari açık nasıl finanse edilecek? İşte burada yabancı sermaye devreye giriyor. Bir ülke ne kadar fazla cari açık verirse o miktarda yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyor.
3. ERDOĞAN FAİZLERİ DÜŞÜRECEĞİZ DEDİĞİNDE DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR?
Para sistemindeki temel özün üzerine bir katkı koymak gerekir. O da beklentiler sorunu.
Bir piyasada Dolar’ın yükseleceği beklentisi varsa ne olur? Bu durumda dolar yükselir. Evet, çünkü doların yükseleceği beklentisinde olan piyasa aktörleri dolar satın alarak dolar miktarını azaltırlar ve dolar yükselir. Böylece beklentiler gerçeğe dönüşür.
Bu piyasa aktörleri kapalı kapılar ardında iradi olarak karar alıp yapmazlar bunu. Biz de yaparız. Milyonlarca insan dolar yükselecek beklentisi ile TL ile dolar satın alır.
Erdoğan ‘Eyy Amerika’ dediğinde piyasada doların yükseleceği beklentisi oluşuyor ve dolar talebi artıyor. Bu sebeple dolar yükseliyor. Erdoğan faizi düşüreceğiz dediğinde piyasa aktörleri yine doların yükseleceği beklentisine giriyorlar ve dolar yükseliyor. Berat Albayrak faizi düşüreceğiz, Merkez Bankası bağımsız olmaz diyen Devlet başkanının damadı olarak maliye bakanı yapılıyor. Dolar yine yükseliyor. Çünkü ortaya doların yükseleceği beklentisi çıkıyor ve beklentiler gerçekleşiyor.
4. ERDOĞAN NEDEN FAİZLERİ DÜŞÜRECEĞİZ DİYOR?
AKP ekonomisi ranta dayalı inşaat sektörünü hızla büyüttü. Öte yandan ahbap çavuş ilişkileriyle AKP gölgesinde palazlanan varlıklı müteahhitler oluştu. Bu Cengiz, Limak, Ağaoğlu gibi İnşaat devlerinin en büyük korkusu ise doların yükselmesinden çok faizlerin yükselmesi. Peki ama neden?
Türkiye’deki konut talebinin %80’i yatırım amaçlı. Yani inşaata yatırım yapan insanların %80’i bu inşaatları ellerindeki birikimleri değerlendirmek için satın alıyor. Geri kalan %20 ise inşaatı kullanım amacıyla satın alıyor. Fakat Faizler arttığında konut fiyatlarında ve dolayısıyla müteahhit karlarında azalma meydana geliyor.
Örneğin; elinizde 1 milyon TL’niz bulunsun. Bu tasarrufu değerlendirmek istiyorsunuz. Ev alırsanız, aylık 5000 lira kira getirisi ile yılda 60 bin lira kazanırsınız. Fakat 1 milyon TL ile bir bankada vadeli mevduat hesabı açtırırsanız %18 faizle bir yılda 180 bin lira kazanırsınız. Neden ev alasınız ki? İnşaat sektörünün hala ayakta kalması ise adeta bir mucize. Avrupa’nın en büyük havalimanını (Atatürk Havalimanı) yıktırıp yerine yine Avrupa’nın en büyük havalimanını (3. havalimanı) yaptırmak suretiyle kamu kaynağını İnşaat sermayesine dağıtıyoruz. Ancak bunun da sürdürülebilir olmadığı ortada.
5. ÇÖZÜM NEDİR?
Ekonomi her yerden sıkışmış durumda, inşaat temelli büyürken doların yükselmesi sonucu ithalata bağımlı sektörlerimiz sanayi ve tarım iflasın eşiğinde.
Sanayi üretiminin %95’i KOBİ’lere (küçük ve orta büyüklükteki işletmeler) dayanıyor. KOBİ’ler için yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli üretim yapmak ise hayalden ibaret. Hem ülkenin beşeri sermayesi buna müsait değil, eğitim hizmetinin niteliği buna uygun değil, hem de KOBİ’lerin bu alanda yeterli tecrübesi bulunmuyor. Dolayısıyla fason üretime tabiiyiz. Dolar kurunun artışı ise başta petrol olmak üzere tüm girdilerin maliyetini katlıyor ve KOBİ ölçekli işletmelerin bu artışa dayanması zor görünüyor. Kepenk kapatan KOBİ’ler işsizlik riskini de beraberinde getiriyor.
Tarım üretimi de kur riski ile karşı karşıya. Mazot masraflarındaki artış şöyle dursun, memleketin çiftçileri hibrit tohumlar yüzünden tohumu ithal etmek zorunda kalıyor. Şeker ve tütün fabrikalarının satılması da cabası.
İnşaat sektörü ise talep yetersizliği ile karşı karşıya. Konut maliyetlerindeki artışa karşılık konut fiyatları artmıyor, sektör kur riskinden diğer sektörler kadar etkilenmese dahi faizler de düşürülebilmiş değil.
Bankacılık sektöründe faiz ve kur artışı işlem hacmini azaltıyor, öte yandan sektör ABD’deki HalkBank davasına kilitlenmiş durumda.
Tüm bu gerçeklik karşısında imparatorluk özlemleri ile tabanını motive eden ve ülke gerçekliği ile bağlarını koparan bir iktidar tarafından yönetiliyoruz.
Kapitalist sistem içinde kısa vadede çözüm görünmüyor.
1994 veya 2001’deki gibi bir ani sermaye çıkışı eşi benzeri görülmeyen bir sert düşüşe sebep olabilir. Bu da 2019’da IMF‘nin gelmesi demek oluyor.
Halbuki koskoca bir ülke Belediye Başkanlığı gibi yönetilmeseydi, herşey daha farklı olabilirdi. Zamanında çok yedik, borç alarak zenginiz zannettik, şimdi diyet zamanı…

Bu Vatanın Evladı Olarak Yerli Otomobil Projesine Neden Karşıyım?

(Bu yazı yerli otomobil projesini destekleyenlere veya bu konu hakkında hiç düşünmemiş olanlara yazılmıştır.)
Kardeşler, canlarım, ciğerlerim; yerli otomobil projesine karşıyım, fakat sakin olun ve devam edin.
Alman ajanı falan değilim. Ben de sizler gibi bu vatanın evladıyım. Orta halli bir ailenin, bir Antepli babanın bir Zonguldaklı annenin çocuğuyum. Sizler gibi yer, giyinir içer yabancı filmlerde İstanbul denince heyecanlanır, otobüste yaşlı ve çocuklulara yer veririm. İlkokula mavi önlükle gittim, lisede okuldan kaçtım ve hepiniz gibi ben de keşke bu ülkenin üretebildiği yerli malı bir otomobilimiz olsaydı diyorum. Neden olmadığı konusunda bildiğim bazı şeyler var.
Sanayileşme hamlelerimizin hepsi bu hamlelerin altında bilimin, aklın ve planın yattığını gösteriyor. En ileri teknoloji üretimi tarihimizin en büyük sanayi büyümesi 1934-1938 yılları arasında 1. Beş yıllık sanayi planı sayesinde yapmışız. Halk yalakalığı ile değil, planlı programlı biçimde. Asya mucizesi gibi, yılda ortalama %12 büyüme. Bu demek oluyor ki 6 yıl içinde sanayi hasılatımız %100 artmış. Bu yıllarda kurulan fabrikalarda mühendislik yapan kahraman mühendislerimizin hepsi bu ülkenin aydınlık üniversitelerinin öpöz bu vatanın çocuklarıdır. Hepsine çok şey borçluyuz. Var olsunlar. Hepsi de o günün teknolojik imkanlarını sonuna kadar zorlayan aklı ve bilimi rehber edinen pırıl pırıl beyinler. Daha sonraları 60’lı yıllarda ODTÜ’nün efsane rektörü Kemal Kurdaş var olsun, O’nun ve öğrencilerinin sayesinde bugün yerli malı beyaz eşyalarımız var.
Demek ki sanayileşmek bu beyinler sayesinde oluyor. Bu beyinler de köklü ve planlı işleyen bir eğitim sistemi ile mümkün.
Gelelim otomobil hayalimize.
5 babayiğit elini taşın altına soktu ve yerli otomobil için düğmeye bastı. Şimdi bu babayiğitler mi babayiğit yoksa bu memleketin halkı mı babayiğit bir bakalım.
Yapılacak otomobil 130 yıllık bir teknoloji olan içten yanmalı motor teknolojisine sahip olacak. Üretildiği anda 100 yıldır bu konuda uzmanlaşmış Avrupa, ABD ve Uzak Asya’nın otomobil devleriyle yurtiçinde mücadeleye girişecek. Yani Türk halkı bu arabayı satın alacak ki, yerli araba hayalimiz sürebilsin ve gelişsin. Teknolojide en iyi ihtimalle çağa yaklaşabilecek olan bu otomobili bu halk neden talep edecek?
Çünkü fiyatı yabancı otomobillere göre ucuz olacak. Ama nasıl ucuz olacak?
Çok basit, devlet desteğiyle…
Yeni kurulan bir endüstrinin başlangıç maliyetleri son derece yüksektir. Fabrika kurulumu için gereken yatırım maliyetleri, AR-GE giderleri, altyapı yatırımları bu tip büyük sanayi endüstrileri için yüksek risk barındırır. Bu sebeple bu tip endüstriler kurulduğu andan itibaren devlet desteğine ihtiyaç duyarlar. Aksi halde rekabet gücü zayıflar üretim durur. Şöyle anlatalım, Toyota Corolla kalibresinde bir arabayı yeni kurulan bir endüstri Toyota’dan daha pahalıya üretir. Çünkü genç endüstri Toyota’nın bugün katlanmadığı birçok maliyete katlanmaktadır. O halde bu babayiğitlerin arkasında Türkiye Cumhuriyeti devleti kapı gibi duracak ki maliyetlerin bir kısmını bu babayiğitler devletin sırtına atabilsin. Öte yandan devlet, yabancı otomobildeki vergiyi arttırırken yerli otomobilden vergi almayacak ki yerli otomobilimiz yurtiçinde tercih edilsin. Bu destek ne demek? Daha fazla halkın sırtına vergi demek daha fazla borç demek… Varlık fonumuz bile Çin’den 5 milyar borç alırken…
Öte yandan varsayalım ki bu fikir tuttu ve yurtiçinde devlet desteğiyle otomobil ayakta kaldı, bu durumda halkımız yurtdışından otomobil almayacak ki buna yabancı otomobil firmalarından çok bizim Maliye Bakanı üzülür. Bugün yurtdışından bayi karıyla beraber 100.000 TL’ye gelen ithal arabadan hazineye 180.000 tl para kalıyor. Yanlış okumadınız. Yurtiçinde 280.000 TL’ye satılan bir otomobilin 180.000 TL’si ÖTV, gümrük vergisi, TRT payı ve KDV’den oluşuyor. Bu yerli otomobil fikri bu yüzden de hazineyi zorluyor. Bu ne demek? Bu da halka daha çok vergi demek…
Ha dersiniz ki “Yahu kocaman otomobil firması kuruluyor onlar vergi vermeyecek mi?” hem yerli hem milli… hemen sakinleşin, onlardan vergi alamayız, çünkü vergi aldığımız takdirde rekabet güçleri azalır. Bu maliyete katlanamazlar. Nedeni için önceki paragraflara bakınız. Bakın inşaat sektörü alarm veriyor diye 2017’de Cengiz İnşaat’ın 422 milyon tl kurumlar vergisini almadık. Bu babayiğitlere neler vermeyiz.
Yani yurtiçinde devlet desteğiyle başka bir ifadeyle bizim vergilerimizle ayakta kalabilecek bir otomobilden bahsediyoruz, peki yurtdışında? Bunu hiç sormayın çünkü yurtdışında bu arabanın ekstra ayrıcalıklar olmadan ayakta kalması için sadece fiyatta değil teknolojide rekabet etmesi şart. İşte geldik asıl probleme.
Pisa verilerinde son baştan sayılan bir ülkede, kendi dilinde okuduğunu anlayamayan bir gençlik yaratan eğitim sistemiyle, “ODTÜ yıkılsın, üniversite açılsın” diyen pırıl pırıl İnönü Üniversiteli’lerle, organik hoşaf projeleriyle, evrimi kaldıran müfredatla, üniversitelerin kapısına konan aydınlanmacı hocaların yerine şeytanla mücadele eden doçentleri getirip hangi teknoloji yoğun üretimi gerçekleştireceksiniz? Fen liselerinin içini boşaltıp, imam hatip liseleri açarak mı teknoloji yoğun üretim yapacaksınız? Dünyanın ilk 500 üniversitesi içinde tek bir Türkiye üniversitesi olmadığını biliyor muydunuz?
Bu ülkenin evlatlarının suçu değil bu! Öğrenciyi, taşrayı kalkındıracak müşteri gözüyle bakan her ile üniversite açmayı kalkınma sayan bu hükümet utansın. Biz utanmayalım…
Buraya kadar yerli otomobilin maliyetlerinden bahsettik, gelelim faydalarına… burası biraz daha kısa sürüyor maalesef.
Her şey yolunda gitti, canımızdan can gitti ve 3 yıl içinde bir yerli otomobil ürettik. Yurtdışına satamadık ama yurtiçinde kapış kapış gidiyor. Elimizde en çok 10 yıl içinde eskiyecek olan bir içten yanmalı motor üretim teknolojisi olacak. Yabancı elektrikli motor üretimini yaygınlaştıracak ve biz yine elektrikli otomobilleri ithal etmeye başlayacağız. Bu kafayla gidersek 40 yıl sonra halk dalkavuğu bir lider çıkacak ve elektrikli otomobil üretecek babayiğitleri açıklayacak.
E peki reis bunu bilmiyor mu?
Bilmez olur mu? Fakat dert yerli malı bir Toyota yaratmak değil ki… Şu anda AKP Genel Başkanı tamamen partisinin ve tabanının konsolide olmasına yoğunlaşmış durumda. Yerli otomobile de böyle bakın, otomobil 3 yıl içinde yürüsün yeter. Gerisini Almanya düşünsün… Uçuyoruz muhteremler…
E ne yapacağız? Yerli otomobilimiz olmasın mı?
Olsun elbet. Ancak gerçekten olsun… Devlet desteğiyle halkın sırtına binmiş vergilerle babayiğitleri zengin ederek değil. Gerçekten en ileri teknolojiyi kullanıp yurtdışında göğsümüzü kabartacak otomobilimiz olsun.
Peki nasıl yerli otomobilimiz olacak?
Laiklik sadece sosyal/politik bir mesele değil aynı zamanda ekonomik bir meseledir, öncelikle bunu anlamış bir iktidar kurarsak yerli otomobilimiz olur. Çünkü sorun yapısal, başka hiçbir reçete tedavi etmez. Bu topraklarda laikliğe rağmen kalkınma olmaz. Okuma yazma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor diyen adamcığı YÖK üyesi yapan bir anlayış teknoloji yoğun üretim yapamaz, zaten öyle bir derdi de yoktur.
Eşitlik, özgürlük, kardeşlik yerli otomobilin formülüdür.

Faiz Haram mıdır?

Derslerde devlet borçlanmasını anlatırken öyle zorlanıyorum ki... Söz illa dolanıyor ve faizin neden yükselip alçaldığına, faizin nedenlerin...